Sorgulamak lazım hayatı… Karmaşadan, koşuşturmadan, gelecek kaygısından başka ne kaldı ki elimizde?
Her gün gözlerimizi açtığımızda, yeni bir endişeye uyanmak kadar ruh yoran birşey daha varmıdır acaba bu dünyada?
Komşunun oğlu, gelinin yeğeni, kuzenin yengesinin kızı derken, rekabete daha nerelerde, ne yaşlarda, ne koşullarda başladık, hazırlandık… Büyüyünce çok mu değişti peki sanki. O komşu kızları, yeğenler, kuzenler aldıkları takdirlerle çıktılar önce karşımıza, sonra da kazandıkları okullarla… Ve bize geriye, gururumuzun tam orta yerinden açılan, ozon tabakasındaki kadar büyük ve onarılamaz bir delik kaldı…
Suçlanıcak birileri yada birşeyler varmı peki? Ben bulamıyorum açıkçası. İnsan doğsaı desen, hırs desen, hepsi bizlere olanları anlatıyor sonuçta ama o delik orda öyle bir kalıyor ki bir daha onarılmıyor; iş işten geçmiş oluyor haliyle… Sonuç olarak herkes böyle değil mi? Benim çocuğum diğerlerinden daha iyi olsun demeyen kaç tane aile büyüğü vardır acaba bu dünyada?
Hani çocuklar yarış atlarına benzetilir ya, klişedir… Ortaokul çağında yarış atı olursun, ÖSS ye gelince de kesinlikle kazanılması gereken “olağan şeyler” kategorisinden kendine ayrılan yeri en arka sıradan sahne önüne taşımaya çalışırsın. İşte ben onları, yada bizleri demeliyim, yarış atlarına değil, kader kurbanı adı altında sabah programlarına çıkartılan kadınlara benzetiyorum. Rekabet için yaratılmış küçük varlıklar, kontrol edilmeye mahkum edilmiş, küçük bedenlerinin içinde olanlara ses çıkarmayıp boyun eğen büyük benlikler barındıran kader kurbanları…
Aramıza hoş geldiniz arkadaşlar… Piliniz bittiğinde şarj aletinizi en yakın yetkili aile büyüğünden temin ediniz, mazallah 10 soru az çözersiniz de kazanamazsınız…