October 2009
1 post
Blogi: Derginin Blog Hali... →
Biliyorum, farkındayım. Yine başı boş bıraktım seni sevgili Tumblr. Ama inan bana güzel ve anlamlı bir sebebim vardı.. Blogi adı da..
Senin gibi oda bir adet blog gibi ama çok daha ötesi aynı zamanda kendisi. Şöyle ki, gayet bir dergi tadında bir yer bu Blogi ve gayette güzel yazıların çıkıcağını ümit ettiğim bir yer kendisi. Aynı zamanda benimde sahibi olduğum 2. site..
Tumblr ile kendi kendime...
September 2009
3 posts
Yaşamak...
Ne zor şey aslında yaşamak… Nefes almaktan ibaret olmadığını bilmene rağmen, her sorumsuz harketinin binlerce hata yapmış gibi salak sonuçlarına katlanmak… Ne zor şey aslında yaşamak… Kafanın içindeki binlerce derdi bir kenara bırakıp, mutluluk oyunun son kurallarını hiçe sayarak televizyondaki saçma sapan şeylere gülebilmek… Ne zor şey aslında yaşamak… Batıl...
Hadi yaz bana →
Bugün itibariylen yeni bişey öğrenmiş haldeyim. Bana çok sevgili blog sağlayıcım Tumblr üzerinden mesaj gönderebiliyorsunuz. Bunu da üstteki linkten halledebiliyorsunuz. Ne kadar hoş bir durum. Ayrıca gozyasisisesi@tumblr.com dan da bana ulaşabiliyormuşunuz. Ne kadar güzel..
Ben yine de diğer mail adresini hatırlatayım size: gozyasisisesi@gmail.com
Olurda aklınıza bi’ şey gelir sormak, paylaşmak...
kırık kalplere japon
Düşüncesizlik yapmak ne kadar bizlere has bir olay. Düşünmeden ağızdan çıkabilecek 2 çift lafın hayatımızı yaşanmayacak kadar kötü bir hale getirmesi ne kadar acı bir durumdur mesela. Öfkeyle söylenen birkaç kelimeden ötürü kırılan sayısız kalp; ve o kalpleri yeniden japonla yapıştırmak isteyen bizler…
Ne kadar zordur aslında kırılan bir kalbin onarılması. Paramparça olmuş Çin porseleni bir...
August 2009
2 posts
Ölüm ile ateşkes...
Aslında ne kadar ince bir çizgide yaşıyoruz hayatı. O kadar ince ki, delirip delirmemek bile kıl kadar ince bir çizginin üzerinde bu hayatta. Ölmek veya ölmemek, sevmek veya sevmemek..
Hayır, kesinlikle varoluş olaylarına falan girmek değil niyetim, derdim; sadece ne kadar emanet yaşadığımızı görür oldum, hisseder oldum.
Gözlerimi her kırpmamda biraz daha farkediyorum gözlerimin etrafındaki...
May 2009
3 posts
Özlenilenler...
Yine kulağımda o müthiş melodi var sevgili Tumblr. Yine o beni her defasında biraz daha kahreden, biraz daha hüzünlendiren ve bir o kadar da sevindiren, o karman çorman ruh hallerine sokan şarkı var: Gözyaşı Şişesi.
Uzun bir zaman oldu sana yazmayalı, farkındayım. Ve utanç içindeyim; afedersin. Zira seninde bildiğin gibi öğrenci olmak zor zanaat. Bugün seninle uzun zamandır paylaşmadığım bir şey...
rakınkok!
Ve işte bende bu senenin o şanslı insanları arasında yerimi aldım, çadırımı hazırlama girişimlerinde bulundum. Yolum açık, umarım hava da açık olur da her sene yaşanan o çamur rezaleti olmaz. Ama bir dakika, Rock ‘N Coke bu sene temmuzda. Hem onu da geçtim, Hezarfen de değil, Istanbul Park’ta.
Ben şahsen bu habere sevinenlerden değilim. Daha önceki “rakınkok”...
lise...
O kadar güzel birşey ki o lise yılları. Geri gelemeyen ama her an köşeyi dönerken sana koşar adım geri döneceğini sandığın o güzel günlerdir. Öyle ki, müdür çok konuşma yaptığında ayaklarının isyan etmesini, ya da Ö.S.S stresinden elindeki kalemi bir orangutan gibi kemirmeyi bile özlersin.
Hayatın ilk adımlarının hem en acımasız hem de en şefkatli şekilde atıldığı yerdir lise. O dört duvarın her...
March 2009
5 posts
gozyasisisesi.com
En yakın zamanda Gözyaşı Şişemi bir .com adresine kavuşturma planları içerisindeyim.
Bunu tamamen kendim için yaptığımı söylesem yeridir. Ki evet, tamamen kendim için. Zaten hangi biriniz okuyorsunuz ki acaba? Onu’da bilmiyorum.
Sizlerden istediğim, bir şeklide bana ulaşıp, sadece okuyup okumadığınızı, ne düşündüğünüzü bildirmenizi istemek olacak. Çok zamanınızı alacak bir uygulama değil...
Yavaş yavaş anlamaya başladım...
Yavaş yavaş anlam vermeye ve anlamaya başladım. Sonunda hepsi biraz da olsa anlam kazanmaya başladı.
Bu gariplikler ve saçmalıklar şehrine mahkum edilişimin ve gelişimin 6. ayındayım. Ve her geçen gün, saçmalıklar, sorumsuzluklar, kahkalar, açlıklar, kısacası peşimizi bırakmayan çoğu şeyle başaçıkmak zorunda kaldık.
Ve şu anda elimde bir fırsat olmasına rağmen Istanbul’a gelip gelmemekle...
Clapton vs. Santana
Eric Clapton, malumunuz veçiyle (Evet, Bülent Ersoy’cadır. Lütfen tarayıcınızın ayarlarıyla oynamayınız.) bu dünya üzerine gelmiş geçmiş en önemli müzisyenlerden biridir. Müzisyen diyorum, zira Eric amca sadece gitarı, “Yeter artık Eric baba, insaf et” şeklinde ağlatmaz, aynı zamanda bizi bi’ duvardan diğerine attıracak şekilde de hüzünlü ve güzel besteler yapar. (Bkz....
Kızartma...
Evet, uzun bir aradan sonra, bilgisayarım üzerindeki çeşitli problemler ve kişisel saçmallıklarımdan mütevellit yazamadığım sevgili bloguma geri döndüm… Umarım sevinçlisindir Tumblr!!
Bu seferki blogum hayatı sorgulamak veya diğer yazılarımla pek bi alakası olmayan bi’ şey olucak aslında… Çünkü yazmak istediklerim farklı şeyler bu gece. (Her zaman ki gibi gece, biliyorsun ki ...
February 2009
9 posts
Uzay'ın Anısına...
O kadar ufaktım ki o hüzünlü olay olduğunda, tekrardan hatırlamak uzun uzun yıllarımı aldı. Adı her zaman ortadaydı, aslında hiç unutulmadı ama aklımızın derin köşelerindeki “sağlam” yerlerden birini aldı. Aslında yaptıklarını biz hiçbir zaman unutmayacağız. Neden mi? Çünkü Uzay’ın parmağıyla dokunduğu şarkıların hepsi, biz 90’lar jenerasyonunun “soundtrack”i...
Uzaklara uçma kuşum...
Uzaklara uçma kuşum, Uçup ta gitme vurulursun…
Böyle başlayıp devam eden ve koskoca bir adama “Kuşum” lakabının çok değişik ve çeşitli nedenlerden dolayı üzerine yapışmasına vesile olan bu güzide Aydın şarkısı, bende bu soruların cevaplarını bulma isteği yaratmış, kafayı yedirtmiş, adeta bir yaratıkmışçasına beni çileden çıkarmıştır.
1. Soru: Özellikle Aydın için seçilmiş bir...
Ars Longa →
Ars Longa’dan son zamanlarda devamlı bahsettiğimi duymuşsunuzdur. Ben de bu yüzden, müziklerini dinlemek isteyenler için, MySpace Music linklerini bloguma koymayı bir görev olarak kabullendim… Yukarıdaki sarı “Ars Longa” yazısına basmanız yeterli…
Hayatıma renk ve ışık kattığınız için teşekkür ederim…
Hee bi de bundan sonraki yazılar yenidir haberiniz ola!
Kader Kurbanları
Sorgulamak lazım hayatı… Karmaşadan, koşuşturmadan, gelecek kaygısından başka ne kaldı ki elimizde? Her gün gözlerimizi açtığımızda, yeni bir endişeye uyanmak kadar ruh yoran birşey daha varmıdır acaba bu dünyada? Komşunun oğlu, gelinin yeğeni, kuzenin yengesinin kızı derken, rekabete daha nerelerde, ne yaşlarda, ne koşullarda başladık, hazırlandık… Büyüyünce çok mu değişti peki sanki....
Değişim iyidir!
Hayat değiştiren olaylar vardır insanların hayatında… Ve öyle bir değiştirirler ki, allak bullak eder, tamamen hayatın seyrini değiştirirler… Ve benim başıma öyle bir tanesi geldi ki şu gün daha farklı biri olarak karşınızda durmamı sağladı. Ve emin ol ki, bende bunun böyle olacağını aklımın değil ucundan, kafatasımın 10 metre yakınından bile geçirmiyordum… Geçen yılın Mart...
Temeller
Anlamsız hayatların son buluş öyküleri de bir o kadar anlamsız olur… Örneklemek gerekirse, kör olan Filiz Akın’ın Ediz Hun’un kolları arasında körlükten ölmesidir mesela… Ama bazıları vardır ki, insanın içine işler, orda kalır, derinden derine saplanır acıları her geçen gün… Unutmak istesende unutamazsın, ama ölümün olmazsa olmazı kaybetme olgusu asla kaybolmaz,...
Carpe Diem!
Biliyorum çok uzun bir zaman oldu yazmayalı blog sayfama… Unuttum zannetme, yazıyor olacağım ileriki zamanlarda daha çok… Şimdilik biraz sabır istiyorum hepsi bu… Hadi bakalım, yeni bir blog girişine daha hoşgeldin… Uzun zamadır yazmak istediklerim vardı. Ama fırsat bulamadım herhalde yazmaya, anlatmak için klavyeye gitmedi ellerim. Ama sonuç olarak geldim. Bugunkü blogumu...
Gece...
Uykusuzluk çekerken yapılacak şeyler vardır heralde… Ama hiç bir zaman bulamadım o yapılacak şeyleri… Hadi beraber bulmaya çalışalım onları… Saçma bir blog girişine hoşgeldin… Bu sene, nedense, ciddi bir insomnia problemi ile haşır neşir oldum… Uyuyamıyorum. Ve uyuyamadıkça yapılacak şeyler arıyorum. Ve bu anlarda en çok yardımıma koşsan şeyler kalemim, defterim ve...