Biliyorum, farkındayım. Yine başı boş bıraktım seni sevgili Tumblr. Ama inan bana güzel ve anlamlı bir sebebim vardı.. Blogi adı da..
Senin gibi oda bir adet blog gibi ama çok daha ötesi aynı zamanda kendisi. Şöyle ki, gayet bir dergi tadında bir yer bu Blogi ve gayette güzel yazıların çıkıcağını ümit ettiğim bir yer kendisi. Aynı zamanda benimde sahibi olduğum 2. site..
Tumblr ile kendi kendime konuşma fantezimi geçersek eğer, gerçekten Blogi iyi hazırlanıyor. Şu anda açıldı ama içinde çok fazla materyal yok. Ama zamanla, en iyi internet dergilerinden biri olucağına inanıyoruz ben ve bütün Blogi ekibi.
Blogi’nin bir başka güzel özelliği ise siz okuyucuların da Blogi yazarı olabilmeniz, hem de istediğiniz anda. Tek yapmanız gereken bir mail atmak. İşte mail adresi: info@blogionline.com Politika, siyaset gibi konular haricinde istediğiniz her konuda yazabilirsiniz.
Blogi: Derginin Blog hali artık burada! İnternet alemine hayırlı, uğurlu olması dileğiyle…
Ne zor şey aslında yaşamak…
Nefes almaktan ibaret olmadığını bilmene rağmen, her sorumsuz harketinin binlerce hata yapmış gibi salak sonuçlarına katlanmak…
Ne zor şey aslında yaşamak…
Kafanın içindeki binlerce derdi bir kenara bırakıp, mutluluk oyunun son kurallarını hiçe sayarak televizyondaki saçma sapan şeylere gülebilmek…
Ne zor şey aslında yaşamak…
Batıl bile olsa, çok güldüğünde bir günah işlemişin gibi kesinlilkle cezalandırılacağını sanmak…
Ve ne zor şey aslında yaşamak…
Sen olmasanda yanımda, yanımdaymışsın gibi davranmak, uzun uzun olmayan benliğine hayatımın ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu anlatmak, yaşadığım hayatın kırıntılarını, duygusal açlığımı yitrebilmek için seninle paylaşmak…
Ne zor şey aslında yaşamak…
Bugün itibariylen yeni bişey öğrenmiş haldeyim. Bana çok sevgili blog sağlayıcım Tumblr üzerinden mesaj gönderebiliyorsunuz. Bunu da üstteki linkten halledebiliyorsunuz. Ne kadar hoş bir durum. Ayrıca gozyasisisesi@tumblr.com dan da bana ulaşabiliyormuşunuz. Ne kadar güzel..
Ben yine de diğer mail adresini hatırlatayım size: gozyasisisesi@gmail.com
Olurda aklınıza bi’ şey gelir sormak, paylaşmak istersiniz. Ben buralardayım.
Düşüncesizlik yapmak ne kadar bizlere has bir olay. Düşünmeden ağızdan çıkabilecek 2 çift lafın hayatımızı yaşanmayacak kadar kötü bir hale getirmesi ne kadar acı bir durumdur mesela. Öfkeyle söylenen birkaç kelimeden ötürü kırılan sayısız kalp; ve o kalpleri yeniden japonla yapıştırmak isteyen bizler…
Ne kadar zordur aslında kırılan bir kalbin onarılması. Paramparça olmuş Çin porseleni bir vazo gibidir kalp; onarılması kırılmasından kat kat daha zor, en güçlü yapıştırıcının bile üzerinde çatlak izleri bırakmadan yapıştıramayacağı kadar kalıcı ve gerçek.
Yıllarımızı alan bir arkadaşlık, bir ilişki ne kadar pamuk ipliğine bağlı aslında. Ağızdan çıkmasına aldırılmayan bir kelime, cümle ve “puff”.. Uçup gider. Elimizde ise kalanlar sadece birkaç resim, anı ve af dilemek için saatlerce dilimizden dökülen kelimeler..
Keşke “bebelere balon” diyerek parklarda, caddelerde dolaşan amcaların “kırık kalplere japon” diyen versiyonları da olsa, herşey çabucak çözülse, sevilen insanlar geri kazanılsa. Hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarımıza devam edebilsek. Bunu kesinlikle ikili ilişkilerde çaba harcanmamalı şeklinde söylemiyorum. Sadece porselenin üzerindeki çatlakları belli etmeyecek bir yöntem arıyorum; hepsi bundan ibaret…
Sön sözlerim kalbi kırık olanlara gelsin:
Eğer kalbinizi kıranlar “kırık kalplere japon” bulamıyorsa ve çabalıyorsa, biraz insafa gelip kalbinizin çatlaklarını gözlerine gözlerine sokmayınız. Zira insandırlar en nihayetinde; hata yapabilen cinstendirler. Unutmayın, sizde bir gün “kırık kalplere japon” satan amcayı arayabilirsiniz…
Aslında ne kadar ince bir çizgide yaşıyoruz hayatı. O kadar ince ki, delirip delirmemek bile kıl kadar ince bir çizginin üzerinde bu hayatta. Ölmek veya ölmemek, sevmek veya sevmemek..
Hayır, kesinlikle varoluş olaylarına falan girmek değil niyetim, derdim; sadece ne kadar emanet yaşadığımızı görür oldum, hisseder oldum.
Gözlerimi her kırpmamda biraz daha farkediyorum gözlerimin etrafındaki kasların yorulduğunu, gevşediğini. Biraz daha hissediyorum içimdeki küçük çocuğun sorumluluk sahibi bir adama dönüşünü. İsteyerek, yada istemeyerek; ama gerçek bu. Alınan her nefeste sona biraz daha yaklaşmak belkide dünyaya geliş amacımız.
En sevdiğim şeydir uzun lafın kısa hali.. Bu demek oluyor ki sadet ile aramızdaki mesafe kısalır vaziyette.
Ölüyoruz!
Ama bunu sonumuz geldi, hepiniz ölüceksiniz tadında söylemiyorum. Kucaklayın ölümü. Beyaz bayraklarınızı çekip ateşkes imzalayın. Siz ne onu durdurabilirsiniz, ne de yenebilirsiniz. Yavaşlatmak için insanlar ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar; doktorlar uyumadan nasıl uzun yaşarız matematiğini yapıyorlar.
Uzun yaşamak mı yoksa mutlu yaşamak mı..? Asıl cevaplanması gereken, matematiği için kafa patlatılması gereken işte bu. Gerisi fasa-fiso…
Mutlu olun, mutlu edin. İnanın zaten 100 yıl yaşamış kadar dolu hissediceksiniz Azrail ile bu dünyadan uzaklaşırken…
Bu tamamen kendimden şu an itibari ile utandığımın göstergesidir. Gözyaşı Şişesi ile ilgilenen bi’ kişi varmış, ve ben mail okuma alışkanlığımı yitirmem dolayısıyla bundan nerdeyse aradan 4-5 ay geçtikten sonra haber almışım… Miş’li hikaye kullanıyorum, çünkü gerçekten bunun masal kıvamında bir rüya olmasını isterdim.
Çok özür dilerim Yağız. Gözyaşı Şişesi budur, tepe tepe dinlemen dileğiyle…
Not: Evet, kesinlikle günah çıkarma amaçlı bi’ durumdur…
Yine kulağımda o müthiş melodi var sevgili Tumblr. Yine o beni her defasında biraz daha kahreden, biraz daha hüzünlendiren ve bir o kadar da sevindiren, o karman çorman ruh hallerine sokan şarkı var: Gözyaşı Şişesi.
Uzun bir zaman oldu sana yazmayalı, farkındayım. Ve utanç içindeyim; afedersin. Zira seninde bildiğin gibi öğrenci olmak zor zanaat. Bugün seninle uzun zamandır paylaşmadığım bir şey paylaşacağım sevgili Tumblr. Özlem…
Sanırım yavaş yavaş özlemeye başladım tekrardan eski hayatımı. Eskiden herşeyin ne kadar güzel olduğunu anlamam tabii ki bunda büyük etkiler yarattı, ama daha hala anlayabilmiş değilim nedir yüreğimi bu kadar yakan. Elimden geldiğince çalışsam da bunu anlamak için, bir türlü karar verememiş olamamakla beraber, hem kendime psikolojik olarak verdiğim rahatsızlıktan hem de olabiliğine İSKİ vari “çevreye verdiğim rahatsızlıktan” dolayı rahatsızım.
Özlendikçe birşeyler, birileri yada, hayat hem kendin için hem de çevrendekiler için oldukça çekilmez hale geliyor ve şu aralar büyük bir ihtimalle bunu yanımdakiler fazlasıyla hissediyorlar. Bunun için onlardan senin aracılığınla özür diliyorum Tumblr. Umarım bana çok kızgın değillerdir.
Benim özlediklerim ne eski bir kız arkadaş ne de başka birşey. “Şey” olan sadece gitatımı özlüyorum aslında. Bir de eski okulumu sanırım. Ama bu ikisinin dışında, özlediğim nefes alan canlılar ve organizmalar o kadar çok ki… (Evet, insan.)
Keşke yanımda olsa şu anda dediğim o kadar çok insan var ki… Özelikle de o Tumblr. En çok da kardeşim dediğim adamı özlüyorum. Bir daha kim bilir ne zaman göreceğim bu ahir ömrümde bende bilmiyorum ama gerçekten özlüyorum.
Ailemi, arkadaşlarımı, dostlarımı, sınırın hemen ötesindeki “kardeşimi”, Atlantik’in öbür ucundakileri… Hepsini.
İçin karardı değil mi Tumblr. Özür dilerim. Sana söz bundan sonraki yazım yine eskisi gibi birşeylerle dalga geçen yada en azından biraz güldürebilen birşey olacak. Ama şunu da söyleyeyim son olarak: Özlendikçe kıymeti daha artıyormuş sevdiklerinin, işte bana bunu anlatı bu Şehr-i Kayseri…
Ve işte bende bu senenin o şanslı insanları arasında yerimi aldım, çadırımı hazırlama girişimlerinde bulundum. Yolum açık, umarım hava da açık olur da her sene yaşanan o çamur rezaleti olmaz. Ama bir dakika, Rock ‘N Coke bu sene temmuzda. Hem onu da geçtim, Hezarfen de değil, Istanbul Park’ta.
Ben şahsen bu habere sevinenlerden değilim. Daha önceki “rakınkok” deneyimlerimden, Hezarfen’in festivalin ruhu olduğunu düşünenlerdenim. Ayrıca evime de çok yakındı, orası ayrı.
Neyse, en azından ergenlik dönemimin en nefret dolu anlarında yanımda olan ve yüzümde eski günler yüzünden kocaman bir gülümseme ve “hel ye” şeklindeki nidalarımla beraber Linkin Park’ı şu ahir ömrümde kendi iki gözümle izleme fırsatım olacak; ne hoş bi’ şey.
Yanlız hemen şunu da belirtmeliyim. Eğer ilk defa gidecekseniz Rock ‘N Coke’a, sakın ha tek başınıza gitmek gibi bir gaflette bulunmayınız. Muhakkak ve muhakkak yanınızda küçük bir adayı işgal edebilecek düzeyde bir insan topluluğu ile gidin. (İnsan topluluğu diyorum, gidin bir adayı işgal edin demiyorum, lütfen yanlış anlaşılmalara mahal vermeyelim!)
Nese, boş zamanım vardı, hadi yazıyım birşeyler şu “rakınkok” hakkında deyiverdim; iyi mi ettim bende bilmiyorum. Artık okuduysanız ve “bu ne” dediyseniz affediniz. Can sıkıntısı bazen insanlara ileride pişamlık duyabilecekleri şeyler yaptırabiliyor. Ve sanırım bu yazı da onlardan biri…
O kadar güzel birşey ki o lise yılları. Geri gelemeyen ama her an köşeyi dönerken sana koşar adım geri döneceğini sandığın o güzel günlerdir. Öyle ki, müdür çok konuşma yaptığında ayaklarının isyan etmesini, ya da Ö.S.S stresinden elindeki kalemi bir orangutan gibi kemirmeyi bile özlersin.
Hayatın ilk adımlarının hem en acımasız hem de en şefkatli şekilde atıldığı yerdir lise. O dört duvarın her köşesine biraz daha kazırsın geçmişini, geleceğini. Artık o kireç kaplı soğuk duvarlar o kadar parçan haline gelmiştir ki, soğukluğu bile o duvarların, en soğuk kış aylarında hayatını kurtaracak bir battaniye gibi olur senin için. Artık nefes alabileceğin, kendin olabileceğin yegane yerlerden biri haline gelmiştir o duvarlar.
4 yıl boyunca kurtulmak için yapmadığın şeyi bırakmamışsındır. Müdür yardımcısının odasından izin kağıdı çalmakla başlayıp, arka bahçedeki çitlerden kimseye görünmeden kaçma planlarına kadar giden kaçış planları silsilesi, artık acı vererek geçen her dakikanın içine sinmiş olan birer anı parçasından ibaret olarak kalır.
Eğer sizde benim gibi liseden mezun olduktan sonra, o yılların her dakikasını, her saniyesini çölde umutsuzca su arayan biri gibi arıyorsanız, hoşgeldiniz aramıza. Mezun olmamış ama 1-2 yıla kadar olacak arladaşlara da tek tavsiyem: tadını çıkarın. O kadar çabuk geçecek ki, keplerinizi giyip, o buruk sevinci yaşamaya başladığınızda anlayacaksınız herşeyi.
Lise haddinden fazla iyidir. Bu kadar iyi olmamalıdır, biz öğrenci milletine ayrılırken bu kadar acı çektirilmemelidir…
Her zamanki günlerden biriydi onları keşfettiğimde… Uzun zamandan beri ortalarda olan ama bir türlü karşıma çıkmayan, çıktıklarında ise benim takıntılı müzik zevkimin ötesine geçemeyen bir gruptu Nada Surf…
Şimdilerde ise, bütün gün YouTube da oturup şarkılarını nasıl çalacağım hakkında bize mükemmel bilgiler veren sevgili gitarist ve vokalist Matthew Caws’ı izlemekle beraber o mükemmel duygu yüklü notalarını ve hayatı kendilerince yorumladıkları ve bir nevi dalga geçtikleri sözlerini dinliyorum…
Fruit Fly’ da o şarkılardan bi’ tanesi…
Şarkı, Matthew’ın mutfağındaki uzun zaman beklemiş olan bir meyveyi ve üzerine gelen sinekleri, ve meyvenin başına gelen üzücü olayı anlatıyor… Biliyorum ne kadar saçma geldiğini ama kendinizi o meyvenin yerine koyduğunuz zaman daha iyi anlıyorsunuz…
Umarım bana hissettiği huzuru ve mutluluğu, aynı zamanda da hüznü sizde yaşarsınız…
En yakın zamanda Gözyaşı Şişemi bir .com adresine kavuşturma planları içerisindeyim.
Bunu tamamen kendim için yaptığımı söylesem yeridir. Ki evet, tamamen kendim için. Zaten hangi biriniz okuyorsunuz ki acaba? Onu’da bilmiyorum.
Sizlerden istediğim, bir şeklide bana ulaşıp, sadece okuyup okumadığınızı, ne düşündüğünüzü bildirmenizi istemek olacak. Çok zamanınızı alacak bir uygulama değil yani…
Özel mail adresim ve MSN’im olanlar, bana oralardan ulaşabilirler. Geri kalanlar için ise, site adresim: gozyasisisesi@gmail.com
Teşekkürler…
Yavaş yavaş anlam vermeye ve anlamaya başladım. Sonunda hepsi biraz da olsa anlam kazanmaya başladı.
Bu gariplikler ve saçmalıklar şehrine mahkum edilişimin ve gelişimin 6. ayındayım. Ve her geçen gün, saçmalıklar, sorumsuzluklar, kahkalar, açlıklar, kısacası peşimizi bırakmayan çoğu şeyle başaçıkmak zorunda kaldık.
Ve şu anda elimde bir fırsat olmasına rağmen Istanbul’a gelip gelmemekle ilgili büyük çelişkilerim var. Bundaki herhalde en büyük sebep, burda yanımda olan ve aşşağıda özellikleri verilecek olan insanlar…
1)Gökhan: Yurdumuzun Teknoloji Guru’su. Bir teknoloji problemi olduğunda hemen koşulucak olan yan kapı komşum ve yurttaki en iyi dostum… Saatlerce MSN’de konuşmalarımız (yan odalarda olmamıza rağmen) ve her gün “Yarın ne yapsak?” gibi geyiklerin aramızda döndüğü şahsiyettir kendisi. Aynı zamanda dünyanın en geyik insanlarından biridir. Yaşar Hoca, Havva Hoca ve İbrahim Abi taklitleri, gecenin 2’sinde, Harbiye Açıkhava’dan bile daha akustikli olan koridorumuzda ikimizi gülme krizine sokar, yarar bitirir, ve insanları uyandırmak suretiyle kısa süreli nefret edilen kişilikler haline getirir bizi. Bunları O’nu övmek falan için yazmıyorum, sadece içimden geliyor… Seviyorum lan seni Ondolya’lı, kardeşimsin…
2)Ali: Adana’lı olan bu şahsiyet, grubumuzun nam-ı değer psikopat insanıdır. Her ne kadar eskiden yaptığı kavgalarla, sinirli kişiliği ile bilinse de, çoğunun bilmediği özellikleri de vardır… Mesela yüreğinin ne kadar iyi olduğu gerçeği gibi… Hakkında aslında çok da yazıcak şey yok, zira “Anlatılmaz yaşanır” bi kişiliktir. Ali’yi tanımak isteyenleri Kayseri’ye bekliyoruz. Seni de seviyorum lan!!
3)Fırat: Ah o inadı olmasa… Neler neler olacak o inadı olmasa… Özellikle de birşeyi bildiğini söyleyipte, O’nu düzeltmene rağmen gösterdiği inadı. İyidir, hoştur Fırat. (Yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim, gayet delikanlı bir insandır!) Arşiv yapıcam diye Gökhan’ın deyişiyle “Televizyonu açşan aramana bile gerek kalmadan bulacağın fiim”leri indirir, yurdun internetini adeta bir sülük gibi emer, bitirir. Ama dediğim gibi, bunların dışında O’da gayet kafa elemandır, sevilir.
4)Puya: Biz bu kişiliğe “İnsansı Hayvan” diyoruz. (Terliksi Hayvan der gibi okunacak…) Koridorda bağırmaları, “Ben manyak mıyım?” diye böğürmeleri, saçma sapan hareketleri ve çıkışları, Counter oynarken kendi takımından bile olsa, hareket eden her objeye ateş etmeleri ile bizi çileden oldukça sık çıkartan bir insandır. Ama bu kemik 5’linin de bir parçasıdır. Atsan atılmaz, satsan satılmaz modundadır. Aynı zamanda yurdun muhtarı gibidir, her şeyden önceden haberi olur hemen bize haber verir, sağolsun…
Şimdi diyorsunuz ki ben bunları neden yazdım, sizde yarım saattir okumaktasınız. Çünkü ben dövüne dövüne geldiğim bu şehirden, bu insanlar yüzünden nasıl ayrılacağımı şimdiden düşünmeye başladım.
Sağolun. Bu yaşanmayacak yerde yaşattığınız, bu saçma sapan yeri daha da “normal” hale getirdiğiniz ve benim saçmalıklarıma katlandığınız için…
Şimdi gel de Istanbul’a git…
Eric Clapton, malumunuz veçiyle (Evet, Bülent Ersoy’cadır. Lütfen tarayıcınızın ayarlarıyla oynamayınız.) bu dünya üzerine gelmiş geçmiş en önemli müzisyenlerden biridir. Müzisyen diyorum, zira Eric amca sadece gitarı, “Yeter artık Eric baba, insaf et” şeklinde ağlatmaz, aynı zamanda bizi bi’ duvardan diğerine attıracak şekilde de hüzünlü ve güzel besteler yapar. (Bkz. Sunshine of your love, Bkz. Wonderful Tonight)
Santana ise Black Magic Woman’dan beri “ailecek takip ettiğimiz” bir bireydir. PRS gitarını, maşallah, ne hallere düşürür. Santana “insanı”, aynı zamanda kökeninden gelen bir üslupla çalar enstrumanını, Meksika ateşiyle yakar, sonradan kendine aşıladığı “barış, sadece barış” felsefesiyle soğutur, bizleri meteor çarpmıştan beter eder mübarek…
Peki bu iki güzide “insan” birleşip, bir enstrumental şarkı çalsalar n’olur biz bu zavallı dinleyenlere? Kulaklarımız herhalde hem acı hem zevkten değil 4 köşe 400 köşeye bile sığamaz, mitoz, mayoz her halde bölünür, çoğalır, çarpılır.
Yaklaşık 10 yıldan beri gitar çalan bir insan evladı olarak, ben böye mazoşistik ve sadistlik görmedim. Mazoşistlik, çünkü dinlerken resmen acı ve zevk birbirinin içine girip, sizi tanımadığınız bir insan haline büründürüyor. Radyoaktiviteden etkilenmiş olsaydınız, dönüşebileceğiniz SüpperKahraman haline mesela… Sadistlik, çünkü Eric ve Carlos amcalar, bu işkenceyi bize çektirirken adeta zevk alıyorlar.
Sizin de benim gibi böylesine müstesna müziklere Mazoşist bir yönünüz ve yaklaşımınız var ise, sizlere Santana’nın Supernatural albümündeki “The Calling” isimli Alamet-i Farika’yı öneririm! Eşi benzeri olmayan “mahluk”!
Evet, uzun bir aradan sonra, bilgisayarım üzerindeki çeşitli problemler ve kişisel saçmallıklarımdan mütevellit yazamadığım sevgili bloguma geri döndüm… Umarım sevinçlisindir Tumblr!!
Bu seferki blogum hayatı sorgulamak veya diğer yazılarımla pek bi alakası olmayan bi’ şey olucak aslında… Çünkü yazmak istediklerim farklı şeyler bu gece. (Her zaman ki gibi gece, biliyorsun ki insomnia çocukluğumdan beri hiç bir zaman yakamı bırakmadı…)
Sadete gelmek gerekilirse ki geldiğine inanıyorum, hayat çok da tatlı değil herhalde şu anda çoğumuz için. Üzerine basarak söylüyorum ki, hayat şu anda benimle dalgasını geçmekle kalmıyor, adeta sorumsuzluk düzeyindeki “eşşek” şakalarıyla benimle oyun da oynuyor, hayatımı yaşanması baya bi çileli hale getiriyor. (Baya bi arabesk oldu farkındayım ama öyle, yapabileceğim birşey yok..)
Şimdilerde sığınacağım sadece Ars Longa’m, Uzay bestelerim, en yakın dostlarım. (ki burda özellikle bazılarına çok iş düştü beni “insane” modundan “sane” moduna çevirirken. Bir kaç isim vermek illa ki gerekse Dilay, Emirhan ve biliyorum ki o bunu yazmamı beklemiyor ama Gökhan, baya bi’ yardımcı oldular sağolsunlar, varolsunlar…)
Uzun lafın kısası, biliyorum ki hayat sadece bana acımasız değil. Sadece şu aralar ağına beni doladı; una bulayıp ayçiçek yağında kızartınca da yarın akşama yiyecek yeni balıklar arayacak, biliyorum. Ama yılmadan, usanmadan karşılık vermeye devam…
Sana söylemiştim hayat kardeş benim kızartmam ağır olur buğlamamı yap diye!
O kadar ufaktım ki o hüzünlü olay olduğunda, tekrardan hatırlamak uzun uzun yıllarımı aldı. Adı her zaman ortadaydı, aslında hiç unutulmadı ama aklımızın derin köşelerindeki “sağlam” yerlerden birini aldı. Aslında yaptıklarını biz hiçbir zaman unutmayacağız. Neden mi? Çünkü Uzay’ın parmağıyla dokunduğu şarkıların hepsi, biz 90’lar jenerasyonunun “soundtrack”i haline geldi. Yıllarca, ve hala söylediğimiz klasikleşmiş şarkıların hepsinde nerdeyse, Uzay’ın sihirli parmakları var…
Peki benim için Uzay ne mi?
Uzay benim için:
-Bu Gece Son
-Adem Olan Anlar
-Med-Cezir
-Masum Değiliz
-Küçüğüm
-Kınalı Bebek
-Rüya
-Masal
-Sakin Ol
-Aldırma deli Gönlüm
Ve diğer birçok Sezen, Sertab, Levent şarkıları…
Duygusal çöküntü zamanlarımda O’nun tınılarıyla sakinleştiğim, O’nun şarkılarıyla eğlendiğim, O’nun şarkılarıyla sevdiklerime veda ettiğimdir. Eşsizdir, doldurulamazdır.
Bu blog’u okuduğunuza göre, müziksel anlamda cebelleştiğim şeyleri biliyorsunuzdur. Cebelleşiyorum, evet. Uzay ve diğer birçok iyi müzisyenin yanında, evet, cebelleşiyorum. Ve cebelleşmekten de gurur duyuyorum. Keşke Uzay’ın %10’u olabilsem beste yaparken, ya da çalarken.
Keşke biraz daha uzun kalsaydın bu saçma sapan dünyada ve aydınlatsaydın, sakinleştirseydin, büyüleseydin biraz daha…
Yaptıklarınla kalbimizdesin…